Psikoterapide Yaklaşımlar-1

Psikoterapide Yaklaşımlar-1


İlk İlişkiler

Margaret  Mahler hayatın ilk üç yılını ayrılma-bireyselleşmenin  kademeli bir süreci olarak görmüştü (Mahler, Pine & Bergman, 1975). Mahler, anne bebek ilişkisinin, ortak yaşam ilişkisi olarak adlandırdığı bir olma durumuyla başladığına inandı.Çocuk bir olma durumundan gittikçe ayrılır ve kendi kendiliğini oluşturur. Bunu yapmak için de , annesiyle arasındaki ilişkiyi içselleştirir, yani kendi bağımsızlığını geliştirirken annesiyle bağlantıda olma duygusunu da korur.Bu süreçteki bozukluklar uzun süreli çatışmalara, ayrılmadan kaynaklanacak kaygıya ve güvenli bir kimlik oluşturulmasında problemlere yol açar.

Mahler’in ortak yaşam ilişkisi kavramı, çocuk gelişimi araştırmalarıyla çürütülmüştür, ancak çocuğun annesiyle olan ilişkisini içselleştirdiğine yönelik fikir, ilişkilerin iç çalışma modelleri ile ilgili bağlanma kuramıyla uyumludur (Bowlby, 1988).

Zamanla birçok psikanalist, psikolojik işleyişin toplumsal ve ilişkisel yönleri üzerinde daha çok duran tutumları benimsemiştir.İlk olarak Freud, insanların, belirli temel dürtülerinin tatmin edilmesi için zevk alma yollarının araştırılmasından motive oldukları fikrini ortaya atmıştı.Örneğin, bir bebek için anne çok önemlidir çünkü acıktığında onu besler ve bu yüzden çocuğun kendi tatmin olma ve haz alma duygusuyla bağdaşır. Diğer bir taraftan, ilişkisel perspektiften bakıldığında, en temel motivasyon bir başka insanla bir ilişki içinde olmaktır (Greenberg & Mitchel,1983).

Nesne İlişkileri

Fairbairn (1954) ve diğerleri, nesne ilişkileri kuramı olarak bilinen bir düşünce geliştirdiler.(Burada Fairbairn nesne kelimesini kullanırken çocuk için en fazla duygusal önem taşıyan kişiyi kastetmiş,bu terimi de Freud’un, önceki çalışmalarında,bakım yapan yetişkinleri ya da dürtülerin hedefi olan kişileri anlatırken onlar için “dürtülerin nesneleri” ifadesini kullanmasından esinlenerek almıştır.) Fairbairn taciz edilmiş çocuklar üzerinde çalışmış ve şunu gözlemişti ki aileleri tarafından ciddi anlamda tacize uğrayan bu çocuklar anne babalarına oldukça bağlı kalmıştı ve anne babalarından,sadece ihtiyaçlarının karşılanmasıyla duydukları hazdan fazlasını istiyorlardı.Bunun ötesinde, bu çocuklar daha sonraları, önceki ilişkilerine benzer bir şekilde taciz örüntülü ilişkiler aradılar.

Nesne ilişlileri kuramı, kişinin duygusal hayatının ve ilişkilerinin, içselleşmiş nesne temsilleri ya da  karşılaştığımız en eski ve en yoğun ilişkilerin bilinçdışındaki zihinsel imgeleri etrafında bulunduğu sonucuna varır. Kayıp ve terk edilmeden kaynaklanan kötü sonuçtan kaçınmak için, çocuk (veya bir yetişkin),ilk sevgi nesneleriyle arasındaki bağı sürdürmek amacıyla elinden geleni yapacaktır.Bunu,önceki duygusal hayatını oluşturan kişilerle ilgili içselleştirdiği imgelerle eşleşecek kişiler arayarak yapar, böylelikle bağlanmanın rahatlatıcı duygusunu yeniden hatırlar.Nesne ilişkileri kuramı psikanalistlerin ,insanların neden kendilerini sürekli uygun olmayan ve zarar verici ilişkiler içinde bulduklarını anlamasına yardım etmiştir.Bu kuram oldukça farklı toplumlar ve durumlar üzerinde denenmiş ve narsist  kişilik ve sınırda kişilik bozukluğu  gibi çok daha çok ciddi ve terapötik olarak zorlayıcı bozukluklara ışık tutmuştur( Kernberg, 1975).Aynı zamanda birçok farklı ilişkisel görüşün ortaya çıkmasını sağlamıştır.(Mitchel,1988).

Anne bebek ilişkisinin kişisel gelişimle ilgili olduğunu vurgulayan çok sayıda psikanalist vardır. Bunlardan biri, psikanalist olmadan önce pediatri eğitimi almış olan Donalt Winnicott idi. Winnicott (1965), sağlıklı bir duygusal gelişim için, sevgi dolu varlığı ile çocuğuna sarılacak yeteri kadar iyi bir annenin var olması gerektiğine inandı. Bu deneyimle birlikte, bebek güven içinde olduğunu hissederek kaygı ve stres dönemlerini üstesinden kendi başına gelebilir.

Kendilik Psikolojisi

Henüz Kohut (1971), diğer uygulamalardan faydalanmayacak gibi görünen bir grup narsist  hastaya farklı bir bakış açısıyla yaklaştı. Daha çok gösterişli ya da şaşaalı bir takdim ile maskelenmiş, kendiliklerine ve kendi değerlerine karşı değişken bir anlayış geliştiren,içsel önemden yoksun kronik olarak boşluk hisseden hastalarla ilgiliydi.Kohut bu hastaların, çocukluklarına ait deneyimleri “yansıtma” da eksik kaldıklarını, yani Kohut’un “sağlıklı narsisizm” olarak adlandırdığı destek ve beğenilme bildirimini almada eksik ve başarısız olduklarını gözlemledi.

Küçük çocuklar genellikle kendi güçlerini ve yapabildikleri şeyleri abartarak büyüklerinin dikkatini çekmeye çalışırlar. Küçük bir çocuk etrafta koşuşturup, “Bana bakın! Ben dünyanın en hızlı koşucusuyum” diye bağırabilir.Kohut’un hastalarının anne babaları, çocuğun sevincini yansıtmaktansa, genelde onu sıcaklıktan yoksun bir şekilde  ya eleştirmiş ya da yaptığını saçma bulmuşlardı. Hastalarının çoğunda,  Kohut’un sağlık gelişimi açısından çok önemli olduğunu düşündüğü, güvenli bir şekilde idealleştirilecek bir yetişkin figürü yoktu. Bu kendilik psikolojisi modellinde narsisistik rahatsızlıklar; biyolojik dürtüler veya psikolojik çatışmalar yerine, çevresel eksiklikler ile ortaya çıkmaktadır.

Kohut psikanalitik yorumlamaların narsist hastaların üzerinde etkili olmadığını keşfetti. Bunun yerine , empati, aynalama ve olumlu bir öz saygı için desteğin olması gerektiğini savundu.

Bağlanma ve Kişilik Gelişimi

Psikodinamik kuram ve bağlanma kuramı,kişilik gelişiminde uyumlu görüşlere ulaşmıştır. Her ikisi de çocuğun duygusal varlığının ve kendilik hissinin gelişiminde ilk ilişkilerin yapılandırıcı olduğunu savunur ve uzun yıllardır yapılan bağlanma konulu araştırmalar da bunu destekler(Bowlby,1969,1988;Main, Kaplan& Cassidy,1985). Psikanalistler gittikçe bu bulguları kendi fikirlerinin içine dahil etmektedirler.Örneğin Lyons-Ruth (1991), Margaret Mahler’in ayrılma- bireyselleşme kavramının “bağlanma-bireyselleşme” olarak yeniden adlandırılmasını teklif etmiştir. Lyons-Ruth , çocuğun öncelikle anne babasına bağlandığına, sonra bu ilişkiyi içselleştirerek bireyselleştiğine  işaret eder. Fonagy ve diğerlerine (2002) göre zihinselleştirme yeteneği ya da içsel psikolojik durumları zihinsel olarak temsil edebilme, önceden yaşanmış güvenli bir bağ sayesinde gerçekleşir ve sonraki dönemlerde kişinin duygularını kontrol altına alabilmesi ve stres alabilmesi ve stres ya da kaygı anında kendini sakinleştirebilmesi ile yakından ilişkilidir. Bağlanma araştırması ve psikodinamik kavramlarının kesişmesi, verimli düşünce ve keşifler için bir potansiyel taşır.

Rüya Yorumları

Freud rüyayı “bilinçdışına doğru uzanan asil bir yol” olarak tanımlamıştı ve Rüyaların Yorumlanması (The Interpretatıon of  Dreams ) adlı eserini de en büyük başarısı olarak görmüştü. Ona göre, rüya kuramını anlamak için psikanalizin anlaşılması gerekiyordu.

Freud’un rüyaları yorumlamak için kullandığı metodu takip eden rüya gören kişi, rüyaların anlamlarının anahtarına sahiptir. Jungcu analizin aksine, psikanalitik rüya yorumlaması, rüya sembollerine günümüzdeki anlamları yükleme eğiliminde değildir. Bunun yerine, rüya gören kişinin her rüya imgesiyle ilgili çağrışımları veya düşünceleri, rüyayı anlamada ipucudur. Rüya gören kişi,rüya  unsurlarıyla  ilgili çağrışımlar bulduğunda bu çağrışımlar,rüya imgesi ve bunun rüya gören kişi için anlamı arasında bağlantılar kurar.

Rüyanın görünür içeriği,aşikar rüya hikayesidir ve görünmeyen içerik de bunun altında yatan anlamlardan oluşur.Günlük kalıntılardan ya da günlük olaylardan ortaya çıkan imgeler rüyaya girebilirler.Rüyanın yorumlanması, rüyanın ve rüya gören kişinin o rüyadaki unsurlarla ilgili çağrışımlarının dinlenmesi ve bir yandan da bu ikisi arasında derin ve tematik bir bağ aranmasıyla olur. Rüyanın dilini bilmek analiste, diğer insanlara mantıksız gelecek şeyleri anlaması konusunda yardımcı olur.

Freud’un rüyayla ilgili düşüncelerinin bazı yönlerinin (rüyanın uykunun bekçisi olması gibi), bilimsellik testinden geçememesine rağmen, onun rüya diliyle ilgili içgörüleri halen “asil yola” doğru açılan kapılardır.Rüya dili;yoğunlaşma,(kişisel) sembolizm, kinaye ve yer değiştirme gibi mantıklı olmayan ifade şekilleri içerir.

Aşağıda rüya ile ilgili çalışmalarda kullanılan bu mekanizmalara örnek verilmiştir:

RÜYA:”Çiçekle ilgili bir rüya gördüm.Ben hem çiçek hem de çiçeği koparan kişiydim.”

ARKA PLAN:20 yaşında bir kadın olan bu hasta,yakın zamanda kürtaj olmuştur.Çiçekle ilgili aklına gelen ilk şey,onun bir papatya olduğuydu.Papatyayla ilgili çağrışımı, “seviyor sevmiyor” cümlesiydi ve aklına gelen, ilişkilerine bağlı olmayan erkek arkadaşıydı(kinaye).Sonra kadın hasta,çiçeğin taç yapraklarını koparmak istedi.Çiçeği koparmak,kürtaj olmanın sembolüydü.Çiçeği koparmayla ilgili aklına gelen çağrışım sorulduğunda,gözleri doldu.Rüya, onun kürtajla ilgili duygu ve düşüncelerini hareketli bir imge şeklinde yoğunlaştırmıştı.

Freud, bu mekanizmaların saklı arzuları ortaya çıkardığına ve rüyayı yorumlamanın çeşitli kamuflajlarla oluşturulmuş bu sansürü ortadan kaldırdığına inanmıştı.Şimdilerde psikodinamik terapistler rüya dilinde rüyayı,hasta için gerekli olan her şeyin sembolik bir temsili olarak görmektedirler. Rüya, sansürün bir ürünü olarak ya da uykudaki farklı bir süreç olarak görünse de ,her halükarda rüyaların dilini anlamak,rüyayı gören kişiyi, kendini keşfetmeye doğru giden o “asil yol”a sürükleyebilir

Kaynakça

Raymond J. Corsını & Danny Weddıng…Modern Psikoterapiler

Paylaş

Gelisim Psikiyatri